| Namaz Vakitleri |
| Osmanlı Padişahları! |
![]()
| ||
| Anket |
| Şehirlerimiz |
![]()
|
||
| Önemli Linkler |
![]() | ||||||||||
| Durum & Ruh Hali |
| Sadece kayıtlı kullanıcılar için. | ||
| Bugün Doğan Üyelerimiz |
|
Bügün Doğan Üyemiz Yok | ||
|
| ||
| Önemli |
|
Değişiklik Sürecinde Sitede Bazı Denemeler Yapılacaktır... Karşılaşacağınız Her türlü Olumsuzluk Sistemle Alakalıdır... Şimdiden Vermiş Olduğumuz Geçici Rahatsızlıktan Ötürü... Özür Dileyerek Anlayışınıza Sığınıyoruz... ...Sevdaların En Güzeli... | ||
![]() ..kardeşimiz özlemin kaza geçiren yeğeni vefat etmiştir başımız sağolsun ...dualarınızı esirgemeyin..... ![]() | ||
| ||||||||||||||||||||||||||||||||
|
(Enbiya-47.Ayet) | ||
|
| ||
|
| ||
| En Son Aktif Forum Başlıkları |
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
| ||
| Yeni Haberler |
| ||||||||||||
| GÜNDE 6.1 MİLYON EKMEK ÇÖPE GİDİYOR |
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, TMO tarafından hazırlanan r0;Ekmek İsrafı ve Tüketici Alışkanlıklarır1; konulu araştırmayı tanıtarak, en çok israf edilen besin grubunun başında ekmeğin yer aldığını, yapılan çalışmayla konuya dikkat çekmeyi amaçladıklarını bildirdi.-Eker, Türkiyer17;de günlük üretilen 123 milyon adet ekmeğin yaklaşık 6.1 milyonunun israf edildiğini belirterek, söz konusu israfın 450-500 bin ton civarında buğdayın israf edilmesi anlamına geldiğini söyledi. ANKARA (ANKA)- Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Türkiyer17;de günlük olarak üretilen 123 milyon adet ekmeğin 6.1 milyon adedinin israf edildiğini, ekonomik değer bakımından söz konusu israfın 450-500 bin ton buğdayın israfı anlamına geldiğini söyledi. Bakan Eker, TMO tarafından gerçekleştirilen r0;Ekmek İsrafı ve Tüketici Alışkanlıklarır1; konulu araştırma sonuçlarıyla ilgili TMO Güvercinlik Tesislerinde bir toplantı düzenledi. Eker toplantıda yaptığı konuşmada, en çok israf edilen besin grubunun başında ekmeğin yer aldığını, yapılan çalışmayla konuya dikkat çekmeyi amaçladıklarını bildirdi. Eker, yeryüzünde yeterli gıda üretimi olmasına karşın dağılımındaki adaletsizlikten dolayı yaklaşık 850-860 milyon civarında insanın aç yaşadığını kaydetti. Dünyada yaklaşık 1.5 milyar insanın kilo problemi yaşadığını belirten Eker, 1.5 milyar insanın kilo vermek için harcadığı parayla 850-860 milyon insanı doyurmanın mümkün olduğunu vurguladı. Eker, piyasada oluşan hububat fiyatlarının tatminkar düzeyde bulunduğunu, fiyatların belirli bir rakamın altına düşmesi durumunda hububatta müdahale alımında bulunulacağını ifade etti. Eker, hasat döneminin başlamasıyla birlikte hububatta TMOr17;nun emanet alımlara başladığını ve şuana kadar 90 bin tonun üzerinde alım gerçekleştirildiğini bildirdi. Eker, tarımdaki ilk çeyrek büyüme oranlarında yüzde 5.6`lık büyümenin sevindirici olduğunu, sektörün daha çok büyümesini beklediklerini dile getirdi. -İSRAFIN MALİ DEĞERİ 900 MİLYON YTLr17;YE ÇIKIYOR TMO Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu da konuşmasında, yapılan araştırmaya göre Türkiyer17;de günde 200 gramdan 123 milyon adet ekmek üretildiğini, bunun 116 milyon adedinin tüketildiğini söyledi. Üretilme ekmeğin 6.1 milyonunun israf edildiğini belirten Kemaloğlu, israfın mali değerinin 225 milyon YTL olduğunu, ekmek üretiminin diğer aşamaları da düşünüldüğünde israfın mali değerinin 900 milyon YTLr17;ye çıktığını bildirdi
| ||||
| Kastamonu Üniversitesi'ndeki Mescit Kapatıldı |
Yaklaşık 7 bin öğrencinin eğitim öğretim gördüğü Kastamonu Üniversitesi'nde bulunan mescitlerin kapatılmasına öğrenciler tepki gösterdi. 15 yıldır problem olmayan Kastamonu üniversitesinde 15 günde mescitlerin kapatılması vatandaşlar ve öğrencilerden büyük tepki gördü. Mescidin kapatılmasına gerekçe olarak mescitlerin kullanılmadığı ve üniversitede hocaların oda sıkıntısı gösterildi.Yaklaşık 7 bin öğrencinin eğitim öğretim gördüğü Kastamonu Üniversitesi'nde bulunan mescitlerin kapatılmasına öğrenciler tepki gösterdi. 15 yıldır problem olmayan Kastamonu üniversitesinde 15 günde mescitlerin kapatılması vatandaşlar ve öğrencilerden büyük tepki gördü. Mescidin kapatılmasına gerekçe olarak mescitlerin kullanılmadığı ve üniversitede hocaların oda sıkıntısı gösterildi. Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, son zamanlarda mescidin kimse tarafından kullanılmadığından dolayı toz toprak içinde kaldığını, üniversitede hocaların 3-4 kişi bir odada kaldığını ve yer sıkıntısından dolayı kapattıklarını söyledi. Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, konuyla ilgili şunları söyledi: "Üniversitemizde mescit vardı da diyemem yoktu da diyemem. Eskiden vardı. Son zamanlarda kimse kullanmıyordu. Her tarafı örümcek bağlamıştı. Toz toprak içindeydi. Sordum pek kullanan yokmuş. Zaten bizim de yer sıkıntısı vardı. Çoğu hocamız bir odada 4 kişi kalıyor. Biz de orayı hocalarımıza tahsis ettik." Şu ana kadar "neden kapattınız" diye bir şikâyet almadıklarını anlatan Gökçebay, talep olursa açar mısınız? şeklindeki soruya, "Talep olsa da açmayız. Gitsinler camide namaz kılsınlar. Cami çok. İslamiyet hoşgörü ve kolaylık dinidir. Namazın telafisi var eğitimin telafisi yok" şeklinde konuştu. Mağdur olan bir gurup öğrenci ise üniversitede birçok öğrencinin namaz kıldığını, ancak mescit olmadığından dolayı namazlarını kılamadıklarını ifade ederek, "Üniversite açıldığından bu yana okulda mescit var. Hatta ders aralarında yoğunluk olduğundan dolayı mescidin önünde kuyruklar oluşuyordu. Çok mağduruz" dediler. Tekrar açılması için talepte bulunmadıklarını belirten öğrenciler, "Okuldan bir bahane ile uzaklaştırılmaktan korkuyoruz. Zaten başörtülü öğrencileri almıyorlar. Farklı muamele yapılıyor. Böyle bir talepte bulunmaktan çekindik. Ama zaten rektörümüz ve hocalarımız mağdur olduğumuzu çok iyi biliyorlar" şeklinde konuştular.
| ||||
| Başörtüsü nefreti cinnete dönüşüyor! |
Aralarında çocukların da bulunduğu 31 kişilik heyet, 24 saatlik yolculuğun ardından gece yarısı rektörün gözü önünde pansiyona alınmayarak yorgun bir şekilde ortada bırakıldı. Avukatlar şaşkın bir şekilde 3 saat otobüste bekledikten sonra gece yarısı saat 01'de Güzelyalı'daki pansiyonun önünden ayrılmak zorunda kaldı. 18 Mart Üniversitesi Rektörlüğü'nün kar amaçlı olarak işlettiği Çanakkale'ye 10 kilometre uzaklıktaki pansiyonlara yaz boyunca bikinili insanlar yaz boyunca sınırsız bir şekilde girip çıkarken, önceden rezervasyon yaptıran avukatların geceyi geçirmelerine izin verilmemesi tepkiyle karşılandı. Yaşadıkların insanlık ayıbı olarak yorumlayan Sakaryalı avukatlar geceyi Çanakkale'ye dönerek başka bir pansiyonda geçirdi ve sabah saatlerinde kentten ayrıldı.Sakarya'da görev yapan 13 avukat, yanlarına eş ve çocuklarını da alarak 31 kişilik kafile halinde Çanakkale Şehitliği'ni gezmek üzere yola çıktı. Cuma sabahı Çanakkale'ye ulaşan ekip, karşıya geçerek akşama kadar şehitlikleri gezdi. Gece saat 23.00 sıralarında da dinlenmek için önceden rezervasyon yaptırdıkları pansiyona geldi. "Bu kadarı da olmaz" dedirten olay da bu sırada yaşandı. Otobüse giren güvenlik görevlisi, avukat eşlerinden 3'ünün başının örtülü olduğunu, bu yüzden pansiyonlara giremeyeceklerini söyledi. Olaya tepki gösteren avukatlar, o sırada tesislerde bulunan ÇOMÜ Rektörü Ali Akdemir ile görüştü. Avukatların verdiği bilgiye göre rektör, uygulamanın doğru olduğunu söyleyerek avukatlara yardımcı olmadı. Muhabirimizin olay yerine gelmesi üzerine avukatlardan biri ile tekrar görüşen rektör, olayın gazete ve televizyonlara yansımaması şartıyla avukatları pansiyona alabileceğini söyledi. Avukat grubu, bu gelişme üzerine daha da sinirlenerek gece saat 01.00 sıralarında pansiyon girişinden ayrıldı. Tanıdıkları vasıtasıyla Çanakkale'de ayarladıkları başka bir pansiyonda geceyi geçiren heyet, sabahleyin Sakarya'ya hareket etti. Çanakkale'ye şehitleri ziyaret için geldiklerini söyleyen Sakarya Barosu avukatı Zafer Kazan, karşılaştıkları durumun büyük bir insanlık ayıbı olduğunu vurguladı. Kazan, "Bizler yola çıktığımız saatten itibaren 24 saattir ayaktayız. İçimizde çocuklar var. Öğrenciler için bu tür bir uygulama var. Ancak bizler buraya her hangi bir etkinliğe katılmak için değil, uyumak için geldik. İnsani bir ihtiyaç için uyumak için geldik. Bu bir insanlık ayıbı. Biz hangi kanuna karşı çıkıyoruz ki bu duruma maruz kalıyoruz. Bu bir insanlık suçudur. Şoförümüz uykusuz, oteller dolu olduğu için buraya geldik biz." diye konuştu. Zorunlu olarak tesislerin dışında bekletildiklerini söyleyen avukat Bilal Işık ise araçta bulunan çocukların otların içine tuvaletlerini yaptıklarını, haklarını arayacaklarını ifade etti. Işık olayı şöyle anlattı: "Şehitlikleri gezmek için 13 avukat arkadaşımızla birlikte Çanakkale'ye geldik. Çanakkale'deki otellerin dolu olması nedeniyle arkadaşlarımız üniversitenin sosyal tesislerinin içinde bulunan pansiyonları ayarlamışlar. Biz de gezi sonrası gece yarısı buraya konaklamak için geldik. Fakat tesislerin girişindeki güvenlik görevlisi 26 avukat arkadaşımızdan 3 tanesinin eşinin başı kapalı olduğu için içeriye alamayacağını söyledi. Bizler de bu durum karşısında bir hukukçu olarak nasıl davranmamız gerekiyorsa öyle davrandık. Bulunduğumuz yerin üniversitenin derslikleri ile bir alakası yok. Biz tesis içinde dahi gezmeden hemen odalarımıza çekilip yatacaktık."
| ||||
| Kapitalist için felaketler bile fırsat! |
İnsanoğlu hiç bu kadar insanlıktan çıkmamıştı. Finansal kapitalizm öyle azdı ki, insanlar açlık ve susuzluktan ölürken dahi doğal afetler bile 'Yatırım aracı' haline getirildi."Dünyada tarım köklü değişikliklere uğradı. Bu yeni dönemde birçok ülke gibi Türkiye de tarım politikasını gözden geçirmek zorunda": TÜSİAD dün açıkladığı "Türkiye'de tarım" konulu raporunda bu tespiti yapıyor. Ama ilk kez değil. 1999'daki "Tarım politikalarında yeni denge arayışları" raporunda da, 2005'teki "21'inci yüzyılda Türk tarımı" raporunda da, yine 2005'teki "Yeniden yapılanma arayışları" raporunda da bu öneri tekrarlanıp durdu. Tarımdan sorumlu olanlar her defasında TÜSİAD'a "Haklısınız" deyip bildikleri, daha doğrusu siyasal kaygılarla değiştirmekten çekindikleri politikaları sürdürdüler. Ancak artık bu politikalar sürdürülebilir olmaktan çıktı. Çünkü "Sanayiye girdi sağlayan sektör" gözüyle bakılan tarım, doğal statüsüne döndü: İnsanlığı besleyen sektör! Tarımı dönüştürmek Üstelik TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın raporu sunuş konuşmasında belirttiği gibi, dünyadaki beslenme kriziyle "Tarım politikalarında eski yaklaşımı değiştirmek konusunda yeni bir fırsat yakalamış durumdayız." Yapısal sorunların üstüne cesaretle gidilirse Türkiye, AB'nin enerjiden sonra beslenmede de güvencesi olabilir. Zira Yalçındağ'ın da hatırlattığı gerçek şu: "Önümüzdeki 40 yılda gıdaya olan küresel talep iki ya da üçe katlanacak. Bu da beslenmeyi geleceğin en önemli sorunu haline getiriyor." Beslenme sorunu ise bir başka sorunu derinleştiriyor: Beslenme sorunundan beslenenler! En temel insan hakkını kazanca dönüştürenler. Tarım Bakanı Mehdi Eker, TÜSİAD toplantısında tarım ürünlerinde fiyat artışlarının devam edeceği beklentisinin "Fonların emtia piyasasına yönelmesine yol açtığı"ndan söz etti. Yönelmek ne demek; akbaba gibi üşüştüler! Belçika şu sıralar KBC bankasının yeni yatırım aracını tartışıyor. Banka 6 tarım ürününün (Buğday, kakao, kahve, şeker, mısır ve soya) fiyatlarındaki artışa endeksli bir hayat sigortası oluşturdu. Ve şu sloganla piyasaya sürdü: "Su sıkıntısı ve ekilebilir toprakların azalması nedeniyle besin maddelerinin fiyatları sürekli artacak. Bu fırsatı iyi değerlendirin!" Sol partiler ve sivil toplum örgütleri kıyameti koparıyorlar: "Müthiş" bir fırsat! "Dünyanın öbür ucunda insanlar açlıktan ve susuzluktan ölürken, felaketleri spekülasyon aracı yapmak ahlakla bağdaşır mı?" Bağdaşır, bağdaşır... Finansal kapitalizm öyle azdı ki, doğal afetleri bile "Yatırım aracı" olarak görmeye başladı. Örneğin Avustralya'da kuraklık yığınla "Hedge fon" yöneticisine göbek attırıyor. Çünkü Chicago Borsası'nda tahıl fiyatlarını zıplatıyorlar. Myanmar'daki facia da onlara bayram yaptırdı. Çünkü pirinç üretiminin büyük bölümü mahvoldu. Myanmar yılda 600 bin ton pirinç ihraç ediyor. Bu yıl edemeyecek. Yani daralan piyasadan 600 bin ton daha eksilecek. Bu da spekülatörler için "Ekstra kazanç" olacak! Saygın İngiliz dergisi "New Statesman" şöyle yazıyor: "Tarım ürünlerinin fiyatı arttıkça kazançlar şişiyor. Kazançlar şiştikçe başka yatırım fonları da piyasaya giriyor. Onlarla birlikte fiyatlar yeniden artıyor. Sorun şu: Günde 2 doların altında gelirle yaşayan ve dünya nüfusunun yarısını oluşturan 2.8 milyar kişi arasında yer alıyorsanız, bu kazançların bedelini hayatınızla ödüyorsunuz." İnsanoğlu hiç bu kadar insanlıktan çıkmamıştı...
| ||||
| Ilgın MYO’dan Ağrı'ya yardım. |
![]() ![]() Selçuk Üniversitesi Ilgın Meslek Yüksek Okulu öğrencileri Ağrılı ilköğretim öğrencileri için yardım topluyor.
| ||||
| Kadınlar neden ve nasıl örtünüyor? |
Kadınlar neden ve nasıl örtünüyor?Başlarını çeşitli şekillede örten kadınlara ve genç kızlara, neden örtündükleri, ne şekilde örtündükleri, neden o örtünme şekli tercih ettikleri soruldu. İşte verilen cevaplar: 22 Ocak 2008 07:30 Ülkü Özel Akagündüz'ün haberi Tesettürlü kadınlarla örtünme biçimleri üzerine konuştuk. Çarşaflıya, pardösülüye, etek-ceket ya da pantolon tunik giyene mikrofonu eşit mesafeden uzattık. Yargılamadan ve hesaba çekmeden... Başörtüsü ‘yasak’ listesinden çıkmaya hazırlanıyor. Medeniyetler İttifakı 1. Forum’u için İspanya’da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başörtü yasağının kalkacağı müjdesini verirken ‘velev ki siyasi simge bile olsa’ ifadesiyle bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Biz de, ömrü hayatında örtünmekle siyaset arasında bir ilişki kurmamış kadınlarla yasaklardan bu yana tesettür çizgisinde nelerin değiştiğini konuştuk. Her meşrebe uygun bir örtünme biçimi olabilir mi? Ölçü nedir? Kim daha iyi örtünüyor? Bugün caddelerde gördüğümüz ‘yarı tesettürlü’ kadınlar ve genç kızlar nereden geldi? Pardösülü hanımlar nereye gitti? Değişim kaçınılmaz mıydı? Sorular artırılabilir, daha iyi örtünenlerin daha kötü örtünenleri uyarmasının doğru olup olmadığı da eklenebilir listeye ya da tesettür karşıtlarının başörtülü ama pantolonlu kızları ne hakla eleştirdiği irdelenebilir. Doğrusu zor sorular bunlar, cevabı masa başında aranmayacak kadar çetrefilli… Bir de yılgınlık söz konusu; yasaklardan, mağduriyetten, okul önünde bekleşen gözü yaşlı kızlar resminin bir parçası olmaktan mütevellit bir yorgunluk… Ve sürekli incelenmekten, eleştirilmekten, alay edilmekten, sanki hep buralarda değillermiş de, evrenin bilinmeyen bir köşesinden ansızın çıkıp gelmişler gibi muamele görmekten duyulan can sıkıntısı… İşte bu yüzden, ‘Kadınlara ve genç kızlara ne şekilde örtündüklerini soralım, kendi tercihlerini anlatsınlar, karşılıklı oturup biçimlerden ve renklerden konuşalım, değişim serüvenlerini dinleyelim’ diye yola çıktığımızda epey dil dökmek zorunda kaldık. Hayır, biz meseleye ‘içeriden’ bakmaya çalışıyorduk, bazılarının yaptığı gibi kategorize etme niyetinde değildik elbette... Yargılamak mı, aklımızın ucundan bile geçmezdi. Gerçek bir meraktı bizimki. Niyetimiz, son on yılda yaşadığımız dönüşümü, en açık gösterge olduğu için belki de tesettür üzerinden okumaktı. ÜNİVERSİTEYİ PEÇEYLE BİTİRDİM AMA… Sene 1992, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin avlusu… İlk günün heyecanıyla bekleşen başörtülü öğrenciler arasında, siyah bol pardösülü, beline kadar inen büyükçe başörtüsünü yüzüne peçe yapmış bir genç kız da var. Gazetecilik bölümüne en yüksek puanla giren ikinci kişi. İmam-hatip lisesinde dünya Müslümanlarından haberdar olarak yetişmesini sağlayan ablaları onda yeni bir ufuk açmış; gazeteci olmak, sesini herkese duyurmak istiyor. Yasağın henüz uygulanmadığı; ama mesela İletişim Fakültesi’nde başörtülü kızların dekanlık katında dolaşmamaları yönünde uyarı aldıkları yıllar… Yine de günümüze kıyasla epey özgür bir ortam, peçeli Elif Gökmen okulu peçesiyle tamamlayabildiğine göre… Sene 2008, Elif Gökmen Erçelik, iki erkek çocuk annesi. Gazeteci değil; ama uluslararası ihracat firmasına sahip bir iş kadını. Sık sık yurt dışına çıkıyor ve aynı sıklıkta misafir karşılıyor. Peki nasıl giyiniyor, 16 yıl önceki gibi mi? “Öğrenci Elif’le iş kadını Elif arasında çok fark var. Aynı şekilde giyinmiyor olmam çok normal.” Değişen sosyal konumun ve rollerin giyimi ve tesettür şeklini belirlediğine inanıyor Elif. “Bugün yabancı müşterilerim beni bu hâlimle kabullendiler.” derken, renkli başörtüsüne ve modern kesim siyah pardösüsüne dikkat çekiyor: “Kabullenilen hâlim, öğrencilik yıllarımdaki peçeli hâlim değil, toplumun normal bulduğu pardösülü ve başörtülü hâlim…” Kırılma noktasını soruyoruz Elif’e, ‘iş kadını’ olması giyimini değiştirme nedenlerinden yalnızca biri çünkü, ne oldu da vaktiyle farz bellediği peçeyle vedalaştı? Okulu bitirip de Arapça öğrenmek için Suriye’ye gittiğinde olmuş ne olmuşsa. “Sudanlı kadınları gördüm orada.” diyor, “Beş metre uzunluğunda pembeli sarılı çarşaf gibi dikişsiz kumaşlara baştan aşağı sarınmış, ucunu da kollarının altına sıkıştırmışlardı. Bu kadınlar en az benim kadar Müslüman’dı. Sonra Müslüman olup Arapça öğrenmek için gelen Batılı kadınlar gördüm. O zaman şunu düşündüm. Herkes benim gibi siyah giyinmek ve peçe takmak zorunda değil.” O ana kadar tesettürün her kadın için aynı olması gerektiğine inanan ve kendisi gibi örtünmeyenleri dışlayan Elif, o günden sonra tesettürün kültüre, yöreye, iklime göre farklılık arz edebilen bir emir olduğunu düşünmeye başlamış. Kutuptakinin de Afrikalının da Avrupalının da yaşamasına imkân veren bir esneklik, bir özgürlük alanı… Kur’an-ı Kerim’de peçeyle ilgili bir hüküm bulamayıp da Osmanlı döneminden fetvalar aradığı yıllar için, “Şimdi çok geride kaldı.” diyor, “Peçeyle ilgili sorgulamalarım başladığında başörtüsü gibi farz olmadığını anladım. Suriye dönüşü Yeni Şafak Gazetesi’nde iki yıl aynı giyimle ama bu kez peçesiz olarak dış haberler muhabirliği yaptım. Sonra renkli eşarplar takmaya ve siyah dışında koyu renk pardösüler giymeye başladım. Hâlâ da böyle giyiniyorum, koyu renkleri kendime daha çok yakıştırıyorum.” Yakışma meselesi biraz netameli görünüyor. Yeşilçam filmlerinden birinde Türkan Şoray’ın yaptığı gibi yüzüne is sürüp dışarı çıkmayı kim ister; ama yakışan şey aynı zamanda güzel gösteren şey değil midir? “Hiçbir kadın çirkin görünmek istemez.” diyor Elif, “Ama bir ölçüsü olmalı.” O, hâlâ pardösü giyiyor olmakla ölçüyü koruduğuna inanıyor. Pardösü bir tür güvenli alan… Emniyet şeridinin karşı yakasında etek bluz, olanca kaypaklığı ve tekinsizliğiyle bekliyor. “Bir kez o tarafa geçersem, kendimi kontrol edemem, ipin ucunu kaçırırım.” korkusu salıyor muhatabının yüreğine. “Her sabah işe giderken bu bluz dar mı, eteğim tesettüre uygun mu diye endişelenmek istemiyorum.” diyor Elif Gökmen. Bu yorucu bir şey aynı zamanda… İLK ÖRTÜM SİYAHTI; ÇÜNKÜ… Siyahtan renkliye geçenlerden biri de Ümit Meriç. İlk eşarbında siyahı tercih etme sebebi biraz farklı. 17 Ağustos depremini hatırlayalım, bütün ülke yasta. Ümit Meriç, depremin üçüncü gecesi dua ederken örtüsüz olduğunu fark ediyor ve müthiş bir hicap duyuyor. Bir buçuk ay boyunca başından çıkarmadığı siyah eşarbın ‘Radikal İslam’ı çağrıştırdığını düşünüyor şimdi; ama ‘gönlünün renginin de kara olduğu’ o günlerde bu aklına bile gelmemiş. Renkler sonradan sonraya girmiş hayatına; saks mavileri, turkuazlar, mercan kırmızıları… Müslüman olmayı, hayatın neşesini yakalamakla eş anlamlı gördüğünden kendi tesettürünü bu ruh hâline uygun düşecek şekilde tanımlıyor: Kendini gizlemekten çok, dış dünyaya Müslüman olduğunun müjdesini vermek… Ümit Hanım, kişisel tercihlerinden söz ederken, tesettürlü kadınların hepsini bir kefeye koyan ya da örtünme biçimlerinden türlü anlamlar çıkaran zihniyete de bir cevap veriyor. Kadınların çoğu, paşa gönülleri nasıl isterse öyle örtünüyor neticede: “Siyah giyindiğimde mutlaka kırmızı eşarp takarım. Dikdörtgen ipeklileri tercih ederim; çünkü kare örtüler yüzüme yakışmıyor. Bone yerine Paris’ten gelen kadife bantlar kullanıyorum. Kadife yüze yumuşaklık veriyor ve kulakları sıkmıyor. Saçlarımı tepemde at kuyruğu yapıyorum; ama bu tarzım biraz eleştiriliyor.” Tesettürlü kadının en sıkı eleştirmeni başka bir tesettürlü kadındır. İncitmeyen bir üslupla ‘Mümin, müminin aynasıdır’ hadis-i şerifine uygun bulunabilir bu tavır. Nitekim Ümit Meriç de örtüsünü ‘deve hörgücü’ne benzeten bir doktor hanımın uyarısından hiç gocunmadığını söylüyor. Daha önceki ikazlara kulak verip bir ara tarzını değiştirdiği ve yine eski hâline döndüğü için, “Vücut dilime böylesi yakışıyor, ancak bu şekilde kalıbımı bulmuş hissediyorum.” diye karşılıyor eleştirileri. Ancak ona kalırsa, hiç kimsenin kıyafeti ve örtü seçimi sorgulanmamalı. Eşler müdahale edebilir; ama hoş bir üslupla… Başörtüsüne yakışmayan tavırlar sergileyen kızlara ise ‘Dualar ve Âminler’ kitabından sesleniyor Meriç: “Boğaz kıyısındaki parkta, sevgilisine sarılan mesture yavrum. Çıkart o örtüyü başından. Benim başıma koyduğum tacı, ayaklarının altında çiğnemeye hiçbir hakkın yok senin. Çok rica ediyorum.” Renkleri, güzel giyinmeyi, hatta spor yapmayı Müslüman olmaktan duyulan sevincin tezahürleri olarak yorumlayan Ümit Meriç, yelpazenin kıvrımlarından birinde duruyor. Kategorize etmenin, sosyolojik kelimelerle sınıflandırmanın anlamsız olduğu bir nokta… Her kadının neden öyle değil de böyle örtündüğüne ilişkin anlamlı bir açıklaması var. Fatih’te Nisa Kuaför ve Güzellik Merkezi’ni işleten Seher Öğünç mesela, neden çarşaf kullandığını diğer çarşaflı kadınları bağlamayacak bir öznellikle izah ediyor: “Çarşaf giymeseydim, tesettüre riayet etmekte zorlanırdım. Ben kendimi tanıyorum; renkleri, güzel giyinmeyi hatta süslenmeyi seven bir kadınım. Çarşafı nefsime kabul ettirmeseydim şu an nasıl bir noktada olurdum, bilmiyorum.” Çarşafı nefsine hâkim olmasını kolaylaştırdığı için tercih eden Seher Hanım, pardösüyü daha kullanışlı ve tesettüre uygun buluyor. Anadolu’ya gittiğinde de çarşafla çok dikkat çektiği için pardösü giyiyormuş. “Örtünmenin ilkelerinden biri de dikkat çekmemekse, ben Adana ya da Mersin’de pardösülü bir hanım olarak daha sıradan görünüyorum.” diyor. Güzellik salonu sahibesi bir kadına, üstelik süslenmeyi sevdiğini söylemişken, makyaja nasıl baktığını sormak icap eder. Çarşafla makyaj bir arada düşünülemeyecek iki şey değil midir? Aksini iddia etmiyor Seher Hanım; ama öyle samimî bir itirafta bulunuyor ki, muhatabına anlamak düşüyor yalnızca. “Makyaj benim en büyük imtihanım; çünkü çok seviyorum. Elbette yalnızca içerideyken yapıyorum, dışarıya çıkarken siliyorum. Kendimde en çok dikkat etmeye çalıştığım husus budur.” BÜYÜK BAŞÖRTÜ BULAMIYORUM ARTIK Dışarıdan bir göz için, çarşafa bürünen Seher Öğünç ile tepeden tırnağa siyah giyinen; ama büyük başörtü ve pardösüyü tercih eden Gülden Sönmez’i birbirinden ayırt etmek güçtür. Her ikisi de bol giyinir ve siyah renk konusunda hemfikir görünürler. Oysa karşılıklı konuşulduğunda bambaşka iki dünya çıkar karşınıza. İHH İnsani Yardım Vakfı yöneticilerinden Sönmez’in, siyah ve bol giysiye biçtiği değer, bir nefis mücadelesinden daha öte anlamlar taşıyor. Ona göre siyah ve bol kumaşlar kadının kişiliğini ön plana çıkarıyor ve muhatabını başka bir teferruatla oyalamadan doğrudan sadede çağırıyor. Bu zaviyeden, tesettürlü kızların, karakterlerini renklerle ve biçimlerle açığa vurma çabası da beyhudeleşiyor: “Kişiliğinizi üzerinizdeki renkle ifade etmeye çalışırsanız kendinizi eksik ifade etmiş, yeteneğinizin, bilginizin önüne bir set çekmiş olursunuz.” Peki siyahın da toplumda bir karşılığı yok mudur, giyineni daha radikal ve sert gösteren bir imajdan söz edilemez mi ve bu imaj gerçek kişiliğin ortaya çıkmasını en azından geciktiriyor olamaz mı? “Hayır” diyor Gülden Hanım, “Bu sadece popülerliği önler. Bu kıyafetle yaptığım işin, örtülüler içinde bir başkasının yaptığı iş kadar tercih edilmeyeceğini biliyorum; ama zaten onu istemediğim için böyleyim. Ben hangi alanda iş üretiyorsam o alanla ilgili insanlar beni ya da yaptığım işi bulur. Hakikat burada, ben buna talibim.” Bugün örtülü pek çok kadının dudak büktüğü ve “Neler giymek zorunda kalmıştık vaktiyle.” diye eseflendiği robalı pardösüleri de özlemle anıyor Sönmez: “Tesettüre girdiğim ilk gün robalı bol bir pardösü giymiş ve büyük bir başörtü takmıştım. Şimdi o başörtüleri bulamıyoruz, tuhaflığa bakın ki büyük eşarpları yalnızca Vakko üretiyor. Bol pardösülü ve büyük başörtülü kızların, halk arasında güzel ahlâkın ve bilginin temsilcisi olduğu o günlerin yeniden yaşanmasını isterim.” Geride kalan ‘o günler’ için yazıklanan kaç kişi var? Nakış öğretmeni Nurten Demirbağ, lise yıllarında giyindiği robalı pardösü için, “Çok geniş, komik bir pardösüydü.” diyor şimdi, “Niye öyle almışım, bilmiyorum. Başörtüm de kocamandı. Bir genç kızın tercih etmeyeceği giyim tarzıydı. İnsan kendini tanıyamıyor, o zaman öyle rahat ederken şimdi neden böyle giyiniyorum?” Cevabı sonra kendisi buluyor. Selçuk Üniversitesi’nde okumak için örtüden vazgeçmek zorunda kalınca, ‘saç’ ve ‘pardösü’ birlikteliğini ‘yenilmişliğin’ göstergesi gibi algılamış. Saçını açmış bir zavallı (!) olduğunu gizleyecek; ama aynı zamanda okul çıkışı eşarp taktığında da tesettürüne halel getirmeyecek yeni bir tarz; pantolon üzerine tunik… 1998’de giydiği robalı pardösüye nasıl şaşırıyorsa, şimdi uzun botlarla giyindiği diz altı eteklere de o kadar şaşırıyor: “Asla aklıma gelmezdi, hatta giyenlere garip bakardım. Kendine uyduruyor insan biraz, yakıştığını, hoş olduğunu düşünüyorsunuz. Topluma girerken yumuşak bir giriş, iltifatlar… Sert bir duvar çıkmıyor karşınıza. Yine de dışarıda ne denirse densin, kabul etmediğim şeyleri giymem tabii. Sınırları zorladığımda mutsuz oluyorum.” KRİTERLERİ KİM BELİRLİYOR? Tesettürün altın kuralları sınırı belirliyor; vücut hatlarını belli etmeyecek bolluk ve kalınlıkta ve parmakla gösterilmeyecek sadelikte bir giyim… Bugün, caddelerin eskisine oranla daha endişe verici görünmesi ilkelerdeki tavsamadan kaynaklanıyor elbette. Giysiler nasıl oldu da giderek daraldı, şeffaflaştı ve görenleri hayrete düşürecek kadar dikkat çekici olmaya başladı. Peygamber Efendimiz’in cehennem ehlinden diye tarif ettiği ‘giyinik çıplak birtakım kadınlar’ gibi olmak korkusu yürekleri titretmiyor mu artık? Kadınların örtünme tarzlarının ilk defa Tanzimat döneminde tartışıldığı hatırlanırsa, değişimin on beş-yirmi yıllık bir mevzu olmadığı anlaşılır. Lale Devri padişahlarından III. Ahmet’in, Müslüman kadınların Hıristiyan kadınlara özenerek açık ve süslü elbiselerle dolaşmalarını yasaklayan bir ferman çıkarttığı biliniyor; fakat hiçbir fermanın kadınları kendi bildiklerinden döndürmediği de ortada. Nitekim, 19. yüzyıla gelindiğinde kadınları, feracelerini Avrupa’da yaygınlaşan ‘ampir’ modasına uydurmak için bele oturacak şekilde tasarlarken ve faytona binmelerini imkansız kılacak daracık çarşaflara yırtmaçlar açarken görüyoruz. Sermed Muhtar Alus, 1889 yılı kadın giyimini anlatırken sanki günümüzü resmediyor: “Çarşaf şekilden şekle girdi. Önceleri upuzun pelerinli, bol bedenli eteğin kenarları gitgide darlaştı. Pelerin dirseğe, kloş etek topuktan bir karış yukarıya kadar kısaldı. Peçe inceldikçe inceldi, kordela ile enseden bağlanan başlar toplu iğnelerle biçimden biçime sokuldu.” İki binlere dönelim. Bizi kim biçimden biçime soktu? Tesettür kriterlerini kim belirliyor? Avukat Gülden Sönmez, hâlihazırdaki değişimi 28 Şubat yasaklarıyla ilişkilendiriyor. Ona göre başörtüsü yasaklarının asıl hedefi, genç kızların okumasının, çalışmasının engellenmesi ya da örtüden vazgeçmelerini sağlamak değildi. Bu alanda mücadele edemeyeceklerini çok iyi bildiklerinden ahlâk ve aile yapısını bozacak politikalar yürüttüler. Tesettür şeklimiz davranışlarımızı, davranışlarımız da zihnimizi değiştirecekti. İsteyerek değiştiğimizi düşündük hepimiz; ama post modern dönemin özelliği budur; birileri ister, siz keyifle yaparsınız. Topyekûn bir değişimden, sadece dindar kadınları değil dindar erkekleri de dönüştüren bir dalgadan söz eden Elif Gökmen Erçelik, absürt tesettür örnekleri karşısında endişeye kapılmayı yersiz buluyor. O genç kızlar ya da kadınlar, daha önce pür tesettür giyinirken sonradan ipin ucunu kaçırmış değiller, aksine İslamî bir kimliği ucundan kıyısından üzerinde taşımak istedikleri için örtü takıyorlar. Kur’an-ı Kerim’deki tesettür emrini bir kez açıp okumamış kızlar ya çevrelerine bakıyor ya da eski alışkanlıklarına devam ederek, örtüyü kendilerine uyduruyorlar. “Başörtülü; ama pantolonlu kızları böyle değerlendirmek gerekir.” diyor Elif, “Hareketli, büyük bir toplumda yaşıyoruz. Birtakım kadınlar kendi istedikleri gibi giyinecekler, bu giysiler İslamiyet’e uygun olmayacak; ama onlara bir şeyi dayatamayız, müdahale edemeyiz. Uygun bir ortamda söyleyecek bir çift sözümüz olabilir yalnızca, bunun ötesi olamaz.” Nihal Bengisu Karaca da aynı görüşte: “Seksenli yıllarda İslamî kesim tek bir toplumsal tabakayla ifade edilebilirdi; fakat şimdi öyle değil. Açık bir kadın, kısa etek giymeye devam ediyor; ama bir kararla başını da örtmeye başlıyor. Tamamen açık olabilirdi o kişi. Üzerinde bir gösterge taşımak istiyor, bir yanıyla dine ait olduğunu anlatmak istiyor. Niye bu hakkı çok görüyoruz? ‘Allah çabasını nihayete erdirsin.’ Diyebileceğimiz en iyi şey budur.” BAŞ AKTÖR MODA Başörtüsü yasaklarından sonra, horlanmak istemediği için tesettür çizgisini değiştiren genç kızlara moda nasıl yardımcı(!) oldu? “Seksenli yılların üzerimizden düşecek kadar bol giysileri bugün de moda olsaydı, ‘Tesettürlü kızlar niye bu kadar dar giyiniyor?’ diye sormayacaktık.” diyor Nihal Bengisu Karaca. Oysa şimdi kolu uzunmuş diye tuttuğumuz tişörtün beli kısa çıkıyor. Sonra da eğiliverdiğinde beli açılan başörtülü kızlar görüyoruz sağda solda. Her şeyi küçülten, sıfır bedeni icat eden 2000’lerin; başörtülü, göbeği açık kız efsanesi üretmesine de şaşmamak gerekir. Tesettürü hiç onaylamadığı hâlde, ‘yarı örtülüleri’ eleştirenler ne yapmaya çalışıyor? “İçten bir bölünme oluşturmaya çalışıyorlar.” diyor Karaca, “Dün, pardösülüleri babaannelerinin formunda örtündükleri için eleştirenler, bugün o kitlenin hayli azaldığının farkında. Şimdi tehdit olan ağır tesettür değil, sürekli büyüme eğiliminde olan ‘ana akım’ örtünme tarzı. Üstelik çok da sinsi bir üslup geliştirdiler. Ana akım örtünme tarzına yakın stillere sahip olanları göstererek mahallenin ablalarına, ağababalarına şikâyet ediyorlar: Siz samimi gericilersiniz; ama bakın burada plastik gericiler var, onlar bozuyor sizi.” Tesettürlü kadınların birbirine hoyratça davranmasını da eleştiriyor Karaca: “Tesettürü etek ceket, fazla hatları belli etmesin, tişört de olur gibi algılayan bir kadın Gazeteci Mine Alpay Gün gibi iki kişiden daha laf işitsin, ‘Siz de fazla örtünüyorsunuz.’ diyecek. Meseleye maksat arıza çıksın diye bakanlar da arkalarına yaslanıp buradaki kavgayı izleyecek.” İspanyol Dili ve Edebiyatı’nda okurken pardösülü arkadaşlarının kendisine ‘yarım tesettürlü’ muamelesi yaptığını fark eden Nesrin Karavar, uzun eteğinin altına parmak arası terlik giydiği gün öyle dikkat çekmiş ki, eve nasıl döneceğini bilememiş. Canı epey sıkılmış; ama öfkelenmek yerine eleştirilerdeki gerçeklik payını araştırmaya koyulmuş. “Asya’da parmak arası terlik yaygın, Umre’ye gittiğimde de görmüştüm; ama ben giyince çok yadırgandı.” Nesrin, uzun yağmurlukların altına giydiği pantolonlar ve kare ipek başörtülerle Türkiye’de dikkat çekmeyecek bir tarz yakalamış görünüyor; ama sıklıkla yolunu düşürdüğü Güney Amerika ülkelerinde ancak başına şal dolayıp, şalvar giyerek rahat ediyor. “Metroda yanımdaki koltukları |