-Hata ettim!
-Evet hata ettin. Ama asıl hatan küfrde inat etmen. Hataların menbaı küfrün. Sen inansan da inanmasan da mutlak hakikat değişmez. Bu sebeple gel, Allah'dan gayrı ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna iman ve şehadet et.
Avres, şaşkınlıklar içindeydi. Hafif kekeleyerek konuştu:
-Beni öldürebilirdin.
Efendimiz, tebessüm buyurdular. Yanakları goncagül pembeliğinde:
-Biz, insanları öldürmek için gelmedik. Biz, ebedi hayatın habercisiyiz...
...Avres'in kalbi yumuşadı; gözlerini ılık yaşlar basmıştı. Yerinden doğrulurken Kelime-i şehadet getiriyordu:
-Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu.
Sevgili Peygamberimiz, kar renkli dişlerinin daha da güzelleştirdiği tatlı bir gülüşle kılıcını Avres radıyallahü anh'a uzattılar.
...mahcup bir el, Peygamberler Peygamberinin verdiği kılıca giderken, henüz mümin olmuş bu insan, hikmeti tâ canevinden yakalamıştı.
-Ya Resulallah! Sen insanların en hayırlısısın!..
......
Elbette ve muhakkak öyle...
O, insanların ve bütün mahlukatın en üstünü ve en hayırlısı...
......
Efendimiz, Avres'i tekrar bölüğünün başına gönderdiler...daha yaklaşırken düşman askerleri sormaya başladılar:
-Uzaktan seçebildiğimiz kadarı ile kılıcınla Muhammed'in karşısına dikilmişken birden geriye savrulup yere düştün. Ne oldu anlayamadık?
Hazreti Avres, yüksekçe bir taşa oturduktan sonra, başlığını çıkartıp alnının terini sildi ve tane tane cevap verdi:
-Evet. Gördükleriniz doğru. Tam O'nun karşısına dikilmiştim ki, birden nerden geldiğini anlayamadığım beyaz kıyafetli ve uzun boylu biri göğsüme şiddetli bir yumruk vurdu. Bu öyle şiddetli bir darbe idi ki, ben bir tarafa uçtum, kılıcım bir tarafa.
...askerler şaşırmışlardı. Biri sordu?
-Peki kimmiş o sana vuran?
-Peygamberimize vahiy getiren melek; Cebrail.
...askerleri bir kaynaşmadır sardı:
-Ya Avres! Demin dilin mi sürçtü? "Peygamberimiz" dedin.
Hazreti Avres, oturduğu taşın üzerinde ayağa kalktı...başı sanki bulutlara değiyordu...bir ân orda olanları süzdü ve konuşmaya başladı:
-Ben, elhamdülillah, müslüman oldum. Siz de müslüman olun..O ne diyorsa doğruyu söylüyor.
Hazreti Avres'in yüzü ışıl ışıl..
...
Salebeoğulları ve Muhariboğullarından nasibi olanlar imana geldiler.. Böylece Efendimizin Hazreti Avres'i niçin tekrar müşriklerin arasına gönderdiği anlaşılıyordu. İman etmeyenlerse O'na birşey diyemediler. Zira acı kuvveti imanla nakışlanan bu müslümana şimdi hepten karşı duramazlardı.
NECRAN GAZASI: Enmar'ı Necran Gazası takip etti; veya diğer ismi ile Beni Süleym Gazası.
Fer bölgesinin "Beni Süleym" mıntıkasında toplanan çok sayıda müşrikin Medine'ye saldıracağı haberi Resulullah'a gelince; Efendimiz, yerlerine İbni Ümmü Mektum Hazretlerini vekil bırakarak üçyüz kişilik bir kuvvetle düşmanın üzerine yürüdü...ancak düşmanla karşılaşmak mümkün olmadı. İslâm ordusunun Peygamberimiz kumandasında gelmekte olduğunu işitince kaçıp kaybolmuşlardı... Bu sefer de oniki gün sürdü.
KARDE SERİYYESİ: Kureyş müşriklerinin esas kazanç yolları ticaret. Ama Bedr hezimetinden sonra Şam'a ticaret kervanı yollayamaz oldular. Mekke-Şam sahil yolu müslümanların hakimiyetindeydi. Bu sebeple Kızıldeniz sahil şeridi ile Şam'a ne mal gönderebiliyor; ne mal getirtebiliyorlardı. Sevgili Peygamberimiz, Mekke'yi iktisadi kuşatmaya almıştı. Şimdi bu kuşatma yavaş yavaş neticelerini vermeye başlıyordu. Şam'la ticaretin kopması müşrikleri sarsmaya başlamıştı...gidişat kendileri için iyi değildi ve bu hale muhakkak bir çare bulmaları lâzımdı...
Bu sebeple bazı Kureyş büyükleri toplandılar.
Safvan bin Ümeyye ilk sızlanan oldu:
-Muhammed, ticaretimizi felç etti. Adamlarına karşı ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kıyı şeridi tamamen ellerinde. Şam'a gidip gelecek bir yol, bir imkân bulmalıyız. Eğer böyle serbest gezen mahkûm gibi yaşamaya devam edersek yakında sermayeleri de tüketeceğiz. İyiliğimizin karşılığını veriyorlar! Biz, müslümanların ticaret için yazın Şam'a kışın Habeşistan'a gitmelerine izin vermemişmiydik?
Hayır, izin vermemişlerdi. Böyle bir kolaylıkları olmadığı gibi, Mekke'den göçe zorladıkları müslümanların yakınlık ve akrabalıklarına bile aldırmadan geride kalan mal ve mülklerini talan ederek mülkiyetlerine geçirmişlerdi.
Esved bin Muttalib:
-Evet; sahil yolu tehlikeli. Fakat tehlikesiz yol da var.
Safvan:
Neresi, dedi, hangi yol?
Esved:
-Irak yolu. Gerçi daha uzun ve çöllerle dolu bir güzergâh ama kış mevsimindeyiz. Bu mevsimde çölün mahzuru olmaz.
Konuşmayı dinleyenler neşelendiler:
-Hay aklınla çok yaşa Esved bin Muttalib. Şimdiye kadar Irak yolunu neden düşünemedik?
Yine kendileri cevap verdiler:
-Herhalde hiç kullanmadığımız için. Bir de çöller yüzünden. Ama şimdi nasıl olsa yaz değil; onun için iyi fikir.
Bir başkası yükü Safvan bin Ümeyye'nin üzerine yıkmanın tam zamanını yakaladı:
-Evet evet bu iş bitmiştir artık. Safvan bin Ümeyye bir Mekke kervanını Şam'a götürecek.
Safvan, kurtulmak istediyse de buna fırsat verilmedi:
Safvan:
-Ben o yolu bilmiyorum ki..
Esved:
-Senin bilmen şart değil.
-Kimin bilmesi şart ya?
-Sana öyle bir kılavuz vereceğiz ki, gözünü kapasan menziline varacaksın.
-Kim o?
-Furat bin Hayyan.
......
Furat'ı çağırdılar ve meseleyi izah ettiler.
Adam:
-Hiç endişe etmeyin! Benim sizi götüreceğim yolları Muhammediler asla bulamazlar!
Mesele kalmamıştı.
...develer hazırlandı ve bu yeni yolla Şam'a varmak için hareket ettiler.
...kervan, satmak için Ebu Süfyan'ın külliyetli mikdarda gümüşünü, Esved bin Muttalib'in üçyüz miskal altın ve gümüş külçesini, Safvan bin Ümeyye'nin otuzbin dirhem kıymetindeki çeşitli mallarını, gümüşlerini, kaplarını ve diğer Kureyşlilerin muhtelif ticaret eşyalarını taşıyordu.
Ebu Süfyan, Abdullah bin Ebi Rebia ile Huvaytıb bin Abdüluzza, Abdullah bin Ümeyye'ye refakat ediyorlardı.
...kervan zât-ı Irk'a doğru yol alıyordu.
Bu sırada Nuaym bin Mes'ud isminde bir müşrik, Mekke'den Medine'ye gelerek Beni Nadr yahudilerinden Kinane bin Ebilhukayk'ın evine misafir olmuştu.
O akşam, ev sahibi ile Mekkeli misafiri tas tas şarap devirdiler. Söz ve iradelerine hakim olamayacak kadar sarhoş olmuşlardı. Onlar bu haldeyken bir Mekkeli'nin izini tesbit eden Salit bin Numan radıyallahü anh da geçerken "merhaba" demek için uğramış gibi yanlarına geldi.
Mekkeli çoktan hezeyana başlamıştı.
-Biliyor musun yahudi uşağı?
-Neyi bilecek mişim?
-Şam'a bir kervan yolladık.
-Sen sarhoşsun!
-Kim? Ben mi? Ben sarhoş olmam! Bir küp şarap bana vız gelir.
-Canım madem öyle; Şam yolunun müslümanların elinde olduğunu niçin unutuyorsun da hayalden Şam'a kervan-mervan yolluyorsun.
Salit bin Numan, dikkatle dinliyordu.
-Hıh! Hayalimmiş! Bu yeni bir yol yeni.
-Yeni bir yol mu?
-Tabii ya! Irak yolu.
-O koca çölü nasıl aşacaklar..
-Sen yahudisin aklın ermez. Uzza var ya, Uzza!
-Var var. Latınız da var.
-Evet; şey de Menat da.. Üff be bizim de ne çok ilahımız var. Ne yapalım canım ben olsunlar demedim ki; işte öyle. İnanmış gidiyoruz..
-Neyse şerefe!
-Şerefe. Kervan reisi Saffan bin Ümeyye'nin şerefine...şeyin de şerefine.
Kinane, çıngıraklı bir kahkaha kopardı.
-Develerin..
-Bırak şimdi eğlenmeyi...şeyin de; kervan kılavuzu Furak bin Hayyan'ın da şerefine..
......
Salit bin Numan, zihninden "ey ahmaklar! Olmayan şerefinizi nelerle yaldızlıyorsunuz" dedi ve geldiği gibi bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Dışarı çıkar çıkmaz seri adımlarla Hâne-i Saadet'e doğru yürüdü.
Gayet kıymetli bilgiler toplamıştı.
Peygamber Efendimiz, Salit radıyallahü anh'ı dinledikten sonra Zeyd bin Harise radıyallahü anh'ın derhal düşman kervanını vurmasını emrettiler.
Tarih, Hicri üçüncü yıl, Cümadelahire ayı başları; mevsim kış.
Ve Hazreti Zeyd'in ilk seferi.