Beş mücahid, Kâ'b'ın hisarı önüne geldiler.
Sultan bin Selâme aşağıdan seslendi:
-Ya Kâ'b!!! Biz geldik, rehinler de yanımızda! İstersen sen de buraya gel!
Şaşkın Kâ'b cevap verdi:
-Geliyorum!
Halbuki "siz yukarı gelin" diyebilirdi. Ama bu basit teklifi yapamadı. Peygamber duası ile yola çıkmış müminler karşısında şaşırmıştı...karısının ikaz ve itirazları da kâr etmedi:
-Gitme ya Kâ'b! Gecenin bu saatinde bilmedik insanların arasında ne işin var? Sesleri sanki kan kokuyor!
-Korkma! Onlar öyle kimseler ki, beni uykuda görseler uyandırmaya kıyamazlar.
-Bari dışarı çıkma; damdan konuş.
-Hayır; korkma dedim ya!
-Kâ'b söz dinle! Hiç değilse bir kaç adamla yanlarına git..
-Kendime "korkak" dedirtmem.
...kadın ağlamaklı bir sesle bağırmaya başladı:
-Bu iş bana sıkıntı verdi. Sonu iyi değil!
Kâ'b sertleşti:
-N'olursa olsun gideceğim!
...ve gitti.
Sıcacık yatağından çıkarak, genç hanımının çırpınışlarına zerrece aldırmadan ve yanına kimseyi de almadan kale kapısına yürüdü; sürgüyü çekerek ağır kapıyı araladı ve müminlerin yanına vardı.
...
Hoş-beşten sonra bir saat kadar ödünç ve rehin meselelerini görüştüler.
Muhammed bin Müslime birden farketmiş gibi:
-Bu gece ne güzel bir mehtab var, dedi.
Diğer arkadaşları O'nu doğruladılar:
-Sanki gündüz. Şu yıldızlara bakın; elini uzat da topla.
-Haydi öyleyse Acuz vadisine doğru uzanalım. Ne öyle, bir saattir kalakaldık şurada!..
Kâ'b bir ânda kendini misafirleri arasında yürüyor buldu.
Böcek sesleri ile dolu, aydınlık güzel bir geceydi. Sultan bin Selâme, Kâ'b'ın saçına eğilerek:
-Ya Kâ'b! Ne güzel koku sürünmüşsün!
-Elbette bu muhitin en güzel kadınları ile ben evliyim.
Muhammed bin Müslime de süt kardeşinin saçlarına uzandı:
-Hakikaten güzel bir kokuymuş.
Kâ'b bin Eşref şişti.
Sultan, Kâ'b'a doğru uzanırken:
-Nadir ve bayıltıcı bir şey...
...derken kuvvetli pençeleri ile Kâ'b'ın örgülü saçlarından öyle bir kavradı ki, yahudi'nin kurtulması artık imkânsızdı.
-Ahh! N'oluyor ya Sultan! Bırak saçlarımı! Kalleş!! İmdaat! Bırakın beni! Ahhh!...
Sultan bin Selâme, can havliyle elinden kurtulmaya çalışan düşmanı zaptetmeye uğraşırken bağırıyordu:
-Vurun Allah düşmanına! Müslümanlar aleyhine şiirler yazarsın ha!
...kılıçlar inip kalkmaya başladı. Muhammed bin Müslime, hançeri ile kâfirin karnını göğsüne kadar yardı; bir kılıç darbesi ile de kafası gövdesinden ayrıldı.
Kâ'b, can verirken öyle müthiş bir çığlık kopardı ki, bütün vadi yankılandı.
Gecenin sükûnetinde şaşkına dönen insanlar, pencerelere üşüştüler.
Müminler, öyle bir hırsla kılıç vurmuşlardı ki, arkadaşlarından Haris bin Evs de yaralanmıştı; O'nu ve Kâ'b'ın kanlı kafasını alarak hızla Acuz Vadisini terkettiler.
Yahudiler, peşlerine düştülerse de, müslümanlar, izlerini kaybettirmeyi başardılar.
Vur-kaç ekibi, tekbir sesleri ile gelirken sabaha karşıydı. Tekbir seslerinden Kâ'b şirretinin kellesinin getirilmekte olduğunu anlayan Sevgili Peygamberimiz, kalkıp namaza durdular.
Ve; namazdan sonra mücahidleri evin kapısında karşılayarak kendilerini tebrik ettiler. Yaralı sahabinin yarasına mubarek tükrüklerinden bir mikdar sürdüler, yara iyileşti.
...
Ertesi sabah Resulullah hazretleri buyurdular ki:
-Yahudi ricalinden öldürmeye muktedir olduklarınızı öldürünüz. Zira onlar, aramızdaki anlaşmayı çiğnediler...
...
Biraz sonra da yahudiler geldi. Panikte idiler. Bir yahudi:
-Adamların bu gece büyüklerimizden Kâ'b bin Eşref'i kaçırıp öldürdüler.
Başka bir yahudi:
-Hem de sebepsiz yere öldürüldü!
Peygamberimiz, şamatacıları susturdular:
-Eğer yerinde rahat dursaydı kimse kılına bile dokunmazdı. Ama o öyle yapmadı. Şiirleri ile bizleri çok incitti. Münkirleri üzerimize kışkırttı. İçinizden başkaları da aynı hatayı işlerse, onlara da layık oldukları ceza verilir! Haberiniz olsun!.
...
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, bazı müminler ve Medine yahudi liderleri, Remle binti Haris'in bahçesindeki hurma ağacının altında bir araya gelerek bir barış andlaşması/sulhname yaptılar. Andlaşma saklanmak üzere Hazreti Ali'ye verildi.
......
Kâ'b'ın katli yahudileri bir güzel hizaya getirdi; sinmişlerdi. Peygamber Şairi Hasan bin Sabit, yazdığı bir şiirle Kâ'b'ın öldürülmesindeki hüner ve ustalığı methü senâ eyledi...
İKİ GÜZEL DÜĞÜN: Eşi, Peygamber Efendimiz'in sevgili kızı Rukayye radıyallahü anha'nın vefatı, kocası Hazreti Osman'ı çok üzdü...ağlıyor, sık sık hanımının kabrine gidiyor ve uzun zaman kabrin başında kalıyordu. Osman bin Affan radıyallahü anh'ın bu ağır üzüntüsü bütün dostları gibi Hazreti Ömer radıyallahü anh'ı da üzüyordu...bu sebeple bu üstün kıymetteki arkadaşının evine gitti:
-Ya Osman! Kabul edersen sana Ömer'in kızı Hafsa'yı nikâhlayabilirim.
Hazreti Osman, bir baba olarak Hazreti Ömer'in kendisi için gösterdiği takdire şayan bu fedakârlığa memnun oldu ve şükranlarını dile getirdi:
-Teşekkür ederim. Ancak bana lütfen biraz düşünebileceğim vakit ver.
......
Bu konuşmalarının üzerinden bir-iki gün geçtikten sonra iki güzel arkadaş, yolda rastlaştılar. Hazreti Osman, Hazreti Ömer'in merakını bildiği için selâmdan sonra mevzuu açtı:
-Beni düşündüğün için; böyle büyük bir fedakârlıkta bulunduğun için tekrar şükranlarımı arz ediyorum...ancak lütfen bağışlayınız. Bir zaman daha evlenme fikrinde değilim.
Hazreti Ömer, tabii ki bir şey demedi...ama kalbine hüzün çiselerinin düşmesine mani olamadı.
......
Şimdi dul olan Hazreti Ömer'in kızı Hafsa radıyallahü anha, Efendimize nebilik vazifesi gönderilmeden beş yıl önce dünyaya gelmişti.
...kocası Huneys bin Huzafe radıyallahü anh ile birlikte Medine'ye hicret etmişti. Hazreti Huneys, Bedr Cenginde aldığı ağır bir yara sebebi ile bilahare Medine'de vefat etti. O'nun vefatı Hafsa'yı genç yaşta yalnız bıraktı.
Bu hal, her babayı düşündüreceği gibi, Ömer bin Hattab'ı da kızına bir şey farkettirmese de düşündürüyordu...bu yüzden, dul kızını, dul ve hâlâ eşini kaybetmenin acıları ile sarsılan Osman bin Affan'a teklif etmişti.
...ama cevap malûm.
Bunun üzerine Hazreti Ömer, aynı teklifi müslümanların gözbebeği Ebu Bekr radıyallahü anh'a yaptı. Şüphesiz ki koca mümin'in yavrularından yana kalbi dağlıydı...cahiliyet zamanında küçücük kızını kendi elleri ile diri diri nasıl toprağa gömdüğünü hatırlayalım. Nerede o islam öncesi katı ve sert tavır; nerede bugün ciğerparesinin dul kalmasını bile kendine dert edinen pamuk gibi yumuşak kalb? Sanki Hafsa'nın şahsında toprağa gömdüğü kızının da gönlünü alıyordu.
Zaten gayet az konuşan Hazreti Ebubekr, sevgili arkadaşının bu teklifine karşı birşey söylemedi.
Hazreti Osman, hiç olmazsa, olumsuz da olsa bir cevap vermişti; Ebubekr'in Ömer'i bundan bile mahrum etmesi, iki kelime ile bir cevap bile vermemesi Hazreti Ömer radıyallahü anh'ı haylice üzdü. O muhteşem insanın narin kalbi örselenmişti.
Bir gün dayanamayıp derdini dertliler sığınağı O yüce Resule açtı:
-Hafsa'yı zevce olarak almaları için önce Osman'a sonra Ebubekr'e söyledim. İkisi de kabul etmedi. Halbuki Osman, şu ân dul..
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bu seçilmişlerin seçkini can dostu ferahlandırdılar:
-Ya Ömer! Üzülme. Hak teâlâ, kızını Osman'dan hayırlı bir kimseye nasib etti ve Osman'a da kızından hayırlı bir hanım müyesser eyledi.
Hazreti Ömer'in kalbinde bir ânda huzur papatyaları açtı.
......
Bir gün Allah'ın Resulü, Hazreti Osman'ı yanlarına davet ettiler ve sordular:
-Seni çok kederli görüyorum. Niçin?
-Ya Resulallah ben, hem hanımımı kaybettim; hem de Peygambere damat olma nimetini..
Efendimiz, Hazreti Osman'ı da sevindirdiler.
-Ya Osman! Kardeşim Cebrail, yüce Allah'ın emrini getirdi ki, bu emr-i ilahide diğer kızım Ümmü Gülsüm'ü de Rukayye'nin mehri ile sana nikâhlamam buyuruluyor.
...tarifsiz sevinçler, Hazreti Osman'ın oldu. Bir kere daha Resulullah'a damat olma şanına kavuşuyordu. Böyle bir saadet yeryüzünde sadece O'na nasip oluyordu; evet sadece O'na. Yani Osman-ı Zinnureyn oldu; iki nura kavuşan. Peygamberimiz, Ümmü Gülsümle Osman bin Affan'ın nikâhlarını Hicri takvimle üçüncü yıl Rebiül evvel ayında yaptı...düğünse Cümadelahire ayında oldu.
......