Yağmura rağmen gece vuruşmanın cereyan ettiği tepeye gelen kâfirler, Âsım bin Sabit'in ölüsünü bulamayarak, ah-tühlerle geri döndüler. Yüce Allah, Âsım bin Sabit'in duasını kabul ederek cesedinin zalimlerin eline geçmesine izin vermemişti.
Çünkü:
Âsım bin Sabit radıyallahü teâlâ anh, Sevgili Peygamberimizin eshabındandı. Efendimiz, O'nu Abdullah bin Cahş ile kardeş yapmıştı. Peygamberimizin okçularındandı. Bedr'de müslümanların savaş şekli O'nun teklif ettiği gibi cereyan etmişti. Şanlı Bedr'den başka Uhud'da da bulunmuş ve bu müthiş mücadelede Resûlullah'ın etrafında pervane olmuş sayılı kahramanlardan ve O'nun sadık dostlarındandı.
Lıhyanoğulları, Habib bin Adî ve Zeyd bin Desinne'yi Mekke'ye götürerek sattılar:
Habib radıyallahü anh'ı, Huceyr bin Ebi İhab, Bedr'de müslümanlar tarafından öldürülen kardeşi Haris yerine öldürülmek üzere seksen miskal altın karşılığı; Zeyd radıyallahü anh'ı da Safvan bin Ümeyye yine Bedr'de öldürülen Ümeyye bin Halef'e karşılık öldürülmek üzere elli deveye satın aldılar.
Huceyr, esirini kölesi Maviye'nin evine, Safvan bin Ümeyye ise kendi kölesi Nıstas'ın evine hapsetti. İki mübarek sahabinin içi yanıyordu... Bir taraftan aldatılıp oyuna getirilmek, bir taraftan arkadaşlarını şehid vermek, hür insanlarken düşmana esir olmak, köle gibi alınıp satılmak, aile hasreti ve hepsinden daha ağırı Resûlullah ayrılığı...ama bu kadar zorluklara rağmen onlar yine de sabırla dayanıyor ve her şeyi yüce Allah'dan bilerek şükrediyorlar.
Nitekim Maviye anlatır:
-Habib benim evimde zincirlere bağlıydı. Birgün yanına gittiğimde elinde gayet iri taneli bir üzüm salkımı gördüm. Halbuki ne üzüm mevsimiydi, ne de çevrede veya evimde üzüm vardı. Hatta üzüm mevsimi olsa bile Arabistan'da o irilikte üzüm yetişmezdi.
Belli ki mübarek esir, cennet nimetleri ile mükafaatlandırılıyordu. Belki de bu hadiseye şahid olmak Maviye adlı hizmetçi kadının daha sonra müslüman olmasına sebep oldu.
Maviye, Habib hazretlerine bir ihtiyacı olup olmadığını sordu:
-Ya Habib bir ihtiyacın var mı? Yiyecek, içecek veya başka bir şey?
-Bana putlar adına kesilmiş et getirme! Bir de beni idam tarihini öğrendiğinde haber verirsen memnun olurum.
Habib, haram aylar boyunca hapiste kaldı. Maviye, idam tarihini öğrenince bunu esire haber verdi. Bu ânı şöyle anlatır:
-Öldürüleceği günü haber verdiğimde zannettim ki O, türlü taşkınlıklar yapacak. Tam aksine halinde hiç bir değişiklik olmadı. Haber, kendisiyle değil de bir başkası ile alâkalıymış gibi soğukkanlıydı.
Maviye devam ediyor:
-Ölüm hazırlığı için bazı ricaları oldu. Onları küçük çocuğumla gönderdim. Ancak oğlumu gönderdikten sonra korkuya kapıldım. Çünkü çocukla esirin isteği üzre bir de ustura yollamıştım. Bir ân için "Esir, ya çocuğu ustura ile öldürürse" diye bir endişeye kapıldım ve hemen korkuyla O'nun hücresine koştum.
Habib hazretleri vaziyeti anlamıştı:
-Biz sebepsiz yere insan öldürmeyiz. Bu haramdır, dedi ve gülerek ilave etti, hem benim öldürülmemi siz mi istiyorsunuz ki?
......
Zeyd bin Desinne ise zincirler içinde olduğu halde geceleri teheccüd namazı kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu.
Zeyd radıyallahü anh'ın bütün gıdası sütten ibaret. Ne et; ne de etli bir şey yiyor. Kitapsız kâfirlerin kestiği hayvan leş olmakta...leş yemekse yasak; caiz değil.
......
Haram ayların üçüncüsü Ramazan-ı Şerif'ten sonra her iki sahabi de hücrelerinden alınarak Mekke hareminin/yasak bölge dışında ve şehre iki fersah uzaklıkta olan Ten'im'e getirildiler. İki çilekeş mücahid, yolda birbirlerine sabır ve tevekkül tavsiye ediyorlar. İki darağacı daha evvelden kurulmuş ve etrafları akrabaları müslümanlarla savaşırken öldürülmüş kırk mızraklı gençle kadın, çoluk-çocuk ve halktan birçok meraklılar tarafından doldurulmuştu.
Ayrıca Kureyş meşhurları İkrime bin Ebi Cehil, Sa'd bin Abdullah, Ahnes bin Şerik, Ubeyde bin Hakim, Umeyye bin Ebi Utbe ve Hadramioğulları da oradaydılar.
Habib bir darağacının dibine Zeyd ötekine götürüldü.
......
Habib Hazretleri sehbaya çıkartılmadan evvel iki rek'at namaz kıldı.
İdam mahkûmlarının asılmadan önce iki rek'at namaz kılma adetlerinin başlangıcı Habib radıyallahü anh'ın işte bu namazıdır. Hazreti Habib namazdan sonra Rabbine el açarak derinden derine dua etti. Ayağa kalktığında da mü'min olduğuna ve tek hak yolun da islâmiyet olduğuna dair şiirler okudu ve yüreği kavrula kavrula Kureyş'e beddualar etti... Kureyşliler başlarına yıldırım düşmüşe döndüler. Müşrikler, büyük mazlumu daha fazla konuşturmayarak idam sehbasına çıkardılar. Ve önce mânevi işkenceye başladılar:
-Yâ Habib işte ölüyorsun. Gel İslâmiyetten dön canını bağışlayalım!
-İslâmdan çıkmış Habibe can ne lâzım olur ki! Vallahi şu dünyanın bütün zenginliklerini ayaklarımın dibine serseniz ben dinimden asla vazgeçmem!
Müşrikler, bu defa O'nu Peygamberine karşı kışkırtmaya niyetlendiler.
-Ama sen burada hayatını verirken Peygamberin evinde rahat ve huzur içinde yaşıyor. Madem ki dininizin sahibi O, senin yerinde Peygamberin olması lazım gelmez miydi?
-Sizler bakan ama görmeyen insanlarsınız. O'nu tanıyabilseydiniz şimdi ne şu cinayeti işler ne de böyle konuşurdunuz!
-Biz cinayet işlemiyoruz.
-Siz cinayet işliyorsunuz. Hem en adi cinsinden. Nedir şu kalabalık? Burada bir cana mı kıyılıyor; yoksa cambaz mı oynuyor?
Müşrikler yine sordular?
-Yâ Habib son kere ihtar ediyoruz! Müslüman olmadığını söyle. Aksi takdirde Lat ve Uzza üzerine and olsun ki seni öldüreceğiz. Çünkü siz de Bedr'de bizim yiğitlerimizi öldürdünüz.
-Ama biz böyle haysiyetsizce tuzaklar kurarak öldürmedik. Müslüman, dostuna da düşmanına da mertçe davranır.
-Biz de mertiz.
-Bu nasıl mertlik ki yüzümü Kıbleye çevirmeme bile mani oluyorsunuz? Ey Yüce Allahım! Şayet yanında makbul biri isem bari yüzümü sen kıbleye çevir.
Muhteşem sahabi, bu sözlerden sonra kendini büsbütün Allah'a verdi:
-Eyy herşeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allahım! Şurada karşımda düşman simasından gayrı bir sima göremiyorum. Halimizi O'na bildirecek hiç kimse yok. Yâ Rabbi! Sen Resûlünün risaletini bize tebliğ ettin; bizim de selamımızı ve başımıza gelenleri kendisine tebliğ et.
......
Bedr'de babası, kocası kardeşi ölmüş kırk kişi, mızraklarla darağacındaki garip ve mazlum müslümana saldırdılar. Mızraklar, insafsızca inip kalkarken hazreti Habib'in yüzü kıbleye döndü. Sanki görünmez eller, düşmana rağmen O'nu kıbleye çevirmişti. Mübarek sahabi, kan-revan içinde iken bile şükrünü dile getiriyor:
-Elhamdülillah ki Rabbim, yüzümü kendisi, Peygamberi ve mü'minler için seçtiği Kâbeye döndürdü.
Bir mızrak, aziz insanın göğsünden girip sırtından çıktı...bir kelime-i şahadet Ten'im ufuklarını çınlattı.
Safvan bin Ümeyye'nin kölesi Tetaş idam ipini çekti...bir müslüman ilk defa darağacında can veriyordu: Habib bin Adî radıyallahü teâlâ anh.
...
Bu sırada Medine'de eshabıyla birlikte olan Sevgili Peygamberimiz'i bir ân için uyku benzeri bir hâl kapladı; tıpkı vahiy geldiği zamanlardaki gibi. Başlarını kaldırdılar ve:
-Ve aleyhisselâm, dediler.
Eshab merak edince buyurdular ki:
-Cebrail geldi; müşrikler, Habib bin Adî'yi öldürmüşler. Bana selâmını ve ölüm haberini getirdi. Ben de "O'nun üzerine de olsun" diyerek selâmını aldım.
......
Müşrikler, aziz şehid Habib bin Adî'nin cesedini öylece ipte asılı bırakarak dağılıp gittiler...
Haber, her tarafta işitilsin istiyorlardı. Böylece bu hareketle akıllarınca müşriklere cesaret; müslümanlara da gözdağı vereceklerdi.
Günler geçmesine rağmen Hazreti Habib'in hâlâ idam sehbasında sallanıp durduğu haberi Medine'ye gelince ince kalbli merhametli Peygamber, çok üzüldüler ve eshabına buyurdular ki:
-Kim, Habib'in cesedini darağacından indirirse cennet onun nasibi olur.
Bu gayrı insani hareket, bütün Peygamber dostlarını incitmişti. Bu bakımdan Efendimizin arzusu onları ferahlandıran bir emir oldu. Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Esved, bu canavarlığa son verme işini üzerlerine aldılar. Ve gündüz saklanıp gece yürümek sureti ile Te'nim'e geldiler. Ne var ki zâlimler, darağacının çevresine bekçiler koymuşlardı. İki sahabi, geldikleri günün gece yarısına kadar bir yerde gizlenerek bekçileri gözetlediler. Onların tahmin ettikleri gibi uykuya mağlup olmaları üzerine de mübarek cesedi sür'atle darağacından alarak atlarına yüklediler ve yine sür'atle oradan uzaklaştılar. Habib bin Adî, idamının üzerinden kırk gün geçmiş olmasına rağmen sanki yeni şehid edilmiş gibiydi. Hâlâ yaralarından gül kırmızısı bir kan sızıp duruyordu.
Sabah olduğunda kâfirler, cesedin sehbadan alınmış olduğunu görünce takipçiler çıkardılar. Yıldırım gibi at koşturan kalabalık sayıdaki müşrik, ertesi gün öğleden sonra Zübeyr bin Avvam ile Mikdat bin Esved'e yetiştiler.
Zübeyr radıyallahü anh, şehidin cesedini attan alıp yere koydu...düşman karşısında rahat hareket edebilmesi lazımdı. Fakat O'nun cesedi yere koyduğu ân müthiş bir şey oldu. Herkesin gözü önünde cereyan eden hadise, görenleri iliklerine kadar ürpertti. Olan şuydu: Hazreti Zübeyr'in mübarek cesedi yere koyduğu ân toprak, O'nu hemen içine aldı. Sanki yer hasretle yarılmış ve nicedir özlediği şehidi kalbine gömmüştü.
Zübeyr, kendisini ve arkadaşı Mikdat'ı Kureyş kâfirlerine aile mensuplarını sayarak tanıttı ve:
-İsterseniz karşılıklı ok atalım, isterseniz herkes kendi yoluna gitsin, dedi.
O kalabalık insanlar, iki mücahide ilişmeden uzaklaşıp gittiler.
......
Bitti...