San'at, islâmın hizmetinde.

Seçilmişlerin en kıymetlisi Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, bu üç aziz dosta, radıyallahü anhüm:

-Mü'min kılıcıyla da, diliyle de cihad eder. Diyerek yaptıklarından memnuniyetlerini ifade buyuruyorlar...

....Yesrib", "fesad" veya "ayıplanmış" demek. Bir Peygamber beldesinin bu ismi taşıması hiç de güzel değil. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, hicret ettiği bu şehrin ismini "Medine" olarak değiştirdi ve bundan sonra Yesrib denmesini yasakladı ve:

-Her kim, bir kere "Yesrib" derse on kere "Medine" desin, buyurdular.

Ve yine buyurdular ki:

-Medine'ye "Yesrib" diyen Allah'dan af dilesin...

...Hatta "Allah'dan af dilesin" cümlesini tam üç kere ard arda tekrarladılar...

Bu sebeple Hicret'den sonra "iki kara taşlık arasındaki yer" Son Peygamberin de orada bulunmasından dolayı "Medine-i Münevvere" oldu... nurlu şehir.

İlk İslam Devletinin ilk Başşehrinin hukuku korunuyordu..

Sıra geldi hududunun tayinine..

İki küçük dağ Medine'nin tabii sınırıydı. Sevr ve Ayr.. Sevgili Peygamberimiz, bu iki dağın arasını harem/yasak bölge ilan ettiler.

Efendimiz buyurdular ki:

-İbrahim aleyhisselam, Mekkeyi haremleştirdiği gibi ben de Medine'nin Ayr ve Sevr dağları arasını haremleştirdim. Her Peygamberin dokunulmaz ve seçkin bir yeri vardır.

Çevresi belli edilen bu bölgede silah taşınması, ağaç kesilmesi, ot biçilmesi ve insana yakışmayan kötü bir fiilin işlenmesi yasaklandı. Yasak Bölge'de her şey izne bağlanıyordu.

Böyle bir fiili işlemeye cesaret edecekler için Resulullah en büyük mânevi müeyyideyi koydular:

-Böyle habis bir iş işleyen veya o suçluları evlerinde saklayanlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun.

Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, daha sonra Medine'nin hudutlarının tesbit edilmesini emir buyurdular. Kâ'b bin Malik, radıyallahü anh bu işle vazifelendirildi...

Tâ Nuh aleyhisselâmdan beri çeşitli millet, kavim ve kabilenin kaynaştığı, birbiriyle çekiştiği "nurlu şehir" şimdi tarih içindeki mânâsını buluyordu. Kabile ve aşiretlerin nefsî ve ırkî sebeplerle kavgalaştıkları yerde şimdi İslâmiyet henüz açmış güller gibi renk renk koku koku yeryüzüne yayılacaktı...

Bütün müminler, bu "harem" şartına kayıtsız şartsız bağlılar. O kadar ki...bir çocuk bu bölgede bir serçe kuşu avlasa; "burası harem, sen bilmiyor musun; o kuşu derhal olduğu yere bırak" deniliyor ve çocuk da hakikaten bu ikaz üzerine elindeki avı usulcacık yere bırakarak mahcup mahcup oradan ayrılıyordu.

Eğer bu mutlak teslimiyet olmasa bir avuç insana o muhteşem zaferler nasip olur muydu?

Eshab-ı Kiram, her şeyleri ile örnek insanlar...

Her mü'min için ebedi model işte onlar...

Ensar'dan imkânı olanlar, fazla olan arsa, arazi veya hurmalıklarını muhacirlere verilmek üzere Sevgili Peygamberimize arz ettiler...

Peygamberimiz, bağışlanan bu gayrimenkullerden muhacirlere ev yerleri ayırdı ve ellerine tapuları verildi...

Ancak, Medine'de içecek su sıkıntısı çekiliyor. Şehrin suyu içilebilen tek kaynağı Rume kuyusu.

Kuyu bir yahudinin elinde. Yahudi, bir damla suyu bile parasız vermiyor. Mü'minlerin kuyuya şiddetle ihtiyaçları var... bu ise neticede Yahudinin kesesine yarıyor.

Peygamberimiz:

-Rume kuyusunu müslümanların hizmetine verecek olanın mükafaatı cennet olacaktır, buyurdular...

Suyun müminlerin tasarrufunda olmasının arzu edildiği anlaşılınca Hazreti Osman, radıyallahü anh, yahudiye giderek kuyuyu kendisine satmasını teklif etti. Ama yahudi, bütün ısrara rağmen Rume'nin ancak yarısını elden çıkardı... O da onikibin dirhem gibi yüksek bir bedelle...

Kuyuyu birgün müslümanlar, bir gün bu israiloğulları kullanacaktı...

öyle yapıldı.. Lakin su, müminlere yine yetmiyordu...

Bir zaman sonra yahudi yüksek bir bedelle diğer hissesini de satmaya razı edildi.Hazreti Osman ikinci hisseyi de satın alınca müjdeyi Peygamber efendimize götürdü. Buyurdular ki:

-Allah rızası için vakfet. Zaten bu emri bekleyen büyük ve cömert sahabi Rume kuyusunu derhal vakfetti...

Sonra Sevgili Peygamberimiz, vakıf kuyuya kadar geldiler; suyundan çektirerek içtiler ve bu suyun tad ve lezzetini methettiler.

-Tatlı ve soğuk bir su...

Çarşı-pazar yahudi hakimiyetinde.

Efendimiz, mü'minlerin aldatılmadan alış-veriş yapacakları yerlerin olmasını arzu buyuruyorlar. Her şeyle yakından alakadar olmaktalar.Evvela Nebit Çarşısı'nda inceleme yaptılar:

-Burası mü'minlere yaramaz, dediler. Sonra başka bir çarşıyı tedkik ettiler.

-Burası da münasip değil, buyurdular.

Zübeyr, radıyallahü anh'ın arsasına bir çadır kurdurarak ensar ve muhacirlere:

Ama bir musevi bu çadırın iplerini keserek mü'minleri rahatsız edince; Efendimiz, Kaynuka yahudilerinin çarşısında araştırma ve incelemeler yaptıktan sonra bir arsa beğenerek eshabın çarşı-pazarı buraya kurmalarını emrettiler.

Müslümanlar, böylece yavaş yavaş idari-siyasi istiklâlden sonra iktisadi istiklâle de kavuşuyorlardı...

Sevgili Peygamberimiz, buradaki ticari hayatla çok yakından ilgileniyorlar. Satılanların uygun olup olmadığını, satanların hal ve davranışlarını, alıcıların memnun kalıp kalmadıklarını araştırıyorlar...

bir gün çarşıya uğradıklarında izinsiz kurulmuş bir tezgâh gördüler ve derhal emir verdiler: Kaldırılsın!../Daha sonra gelen Halifeler devrinde de çarşı-pazar disiplini aynen devam ettirildi.

Öyle ki çarşı girişine yine habersiz olarak konan bir su testisini Hazreti Ömer, görür görmez oradan kaldırttılar../Maksat bir kaç...

Hem mü'minleri ticarete alıştırmak, hem onları başka dinden olan insanların ekonomik baskısından uzak tutmak, hem temiz gıda ve giyecek temini. Ölçerken, biçerken, tartarken, yaşanan bu güzel ahlakla alış-veriş eden kimseler ister istemez tanışıyor ve mutlaka tesirinde kalıyorlar...

Ticaret ehline o devirde verilen isim "simsar".Efendimiz, bu kelimeyi ticaret ehline yakıştıramadılar ve onlara "tüccar" olarak değiştirdiler..

Ve dürüst tüccarın, ahirette peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olacağını müjdelediler...

Sonra da her müslümanı iliklerine kadar titretecek olan sözü ifade buyurdular:

-Aldatan, bizden değildir.

Ve bir ölçü koydular:

-Alış-veriş ederken, alacağını ister veya borç öderken kibar ve yumuşak hareket edenle kolaylık gösterene Allâh, rahmet eylesin.Peygamber Efendimiz, bir yahudiye bir mikdar borçlu..

Paranın ödenmesi gereken tarihe daha bir gün varken yahudi, Resulullah'ın mubarek saadethanelerine çıkageldi...

-Alacağımı istiyorum! Abdülmuttalib oğulları, zaten aldığını zamanında iade etmez; uzatır durur... Bunun için borcunu hemen bugün ödeyeceksin!...

Bu sırada Hazreti Ömer, radıyallahü anh, da Peygamberimizde misafir... Yahudinin ağır sözleri büyük sahabiyi şiddetle rahatsız etti...

Ey habis! Eğer Resulullahın evinde olmasaydık vallahi senin gözünü patlatırdım!!! Bu nasıl ahlaktır böyle?

...Ömer, radıyallahü anh'ı çileden çıkaran musevinin vadesinden birgün önce kapıya dayanıp param da param demesindeki çiğlikti. Oysa o'nun parasının zerresine zarar gelmesi imkânsızdı. Çünkü borçlu olan şu-bu kimse değil Muhammedül Emin, sallallahü aleyhi ve sellem...

Muhteşem sahabinin sert çıkışı yahudiyi sindirdi ise de, Sevgili Peygamberimiz üzüldüler...

Allah, seni affetsin ya Ömer. Biz, senden başka türlü davranmanı beklerdik... bana borcumu üzüntüye sebebiyet vermeden ödememi; o'na da alacağını daha nazikçe istemesini söyleyebilirdin.